Skip to content Skip to navigation

Van Gölü’nün Dev Mikrobiyalitleri

Dr. Bülent Gözcelioğlu
31/12/2015 - 15:59

Van Gölü’nün tuzlu ve sodalı suyunda çok az canlı yaşar. Endemik inci kefali bu canlıların en çok bilinenidir. Az sayıda plankton türü de gölde yaşayan diğer canlılar arasındadır. Van Gölü’nde ilgi çekici bir oluşum daha var. Mercan kayalıklarına benzeyen bu oluşumlar mikrobiyalitler olarak adlandırılıyor. Mikrobiyalitler kayaç benzeri yapılardır; siyanobakterilerin ve bazı mikroalglerin fotosentezi ve çevrelerindeki sudan kalsiyum karbonat çökeltmeleri ile oluşurlar. Milyonlarca yıl önce dünyada çok yaygın olarak bulunan mikrobiyalitler günümüzde çok az yerde ve sınırlı sayıda bulunuyor. Van Gölü’ndeki mikrobiyalitler dünyanın en büyükleri. Büyüklükleri 30 santimetreden 18 metreye kadar değişiyor. Bulundukları derinlikse 1,5 metre ile 22 metre arasında. Mikrobiyalitlerle ilgili araştırmaları Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa Sarı yapıyor. Van Gölü’nde bugüne kadar on ayrı yerde mikrobiyalit kolonisi tespit edildi. Bunlardan ikisi 1991 yılından önce, sekizi ise geçtiğimiz iki yılda Prof. Sarı ve ekibi tarafından belirlendi. Prof. Sarı ve ekibinin bir diğer başarısı da mikrobiyalitlerden su çıkışını görüntülemek oldu. Mikrobiyalitlerden su çıkışı kuramsal olarak bilinmesine rağmen hiç görüntülenmemişti. Geçmişte yapılan çalışmalarda çatlaklardan sızan suyun yukarıya çıkarken zamanla dağıldığı, bu dağılmaya bağlı olarak mikrobiyalitin dallandığı, tepe noktaya ulaşıncaya kadar da su içinde görülemeyecek kadar zayıfladığı ifade ediliyordu. Prof. Sarı ve ekibi ise boyları 8-12 metre arasında değişen mikrobiyalitlerin tepe noktalarının adeta bir su borusu gibi açıldığını ve bu noktalardan su çıktığını video ve fotoğraflarla tespit etti. Biz de Prof. Sarı ve ekibine mikrobiyalitleri ve bunların nasıl araştırıldığını sorduk.

 

 

TÜBİTAK Bilim Genç: Mikrobiyalitlerle ilgili daha önceden neler yapılmıştı?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Van Gölü mikrobiyalitlerinden ilk kez 1957 yılında bahsediliyor. Sonra 1991’de “Dünyanın bilinen en büyük mikrobiyalitleri Van Gölü’nde keşfedildi” üst başlığı ile Nature dergisinde bir makale yayınlanıyor.

TÜBİTAK Bilim Genç: Siz neler yaptınız? İlk keşif nasıl oldu?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: 1 Haziran 2013 tarihinde, Dünya Serbest Dalış Rekortmeni Şahika Ercümen’in Van Gölü’nde paletsiz serbest ağırlık 61 metre dünya rekoru denemesinin antrenmanları esnasında Tahsin Ceylan ve Murat Kulakaç tarafından Akdamar Adası çevresinde çok sayıda keşif dalışı yapıldı. Dalışlar esnasında iki noktada yeni mikrobiyalit kolonilerine rastlanıldı ve bu kolonilerin video ve fotoğrafları çekildi. Ekim 2015’te daha sistemli bir çalışma ile beş noktada daha mikrobiyalit kolonileri bulduk. Son bulunan mikrobiyalit kolonileri öncekilerden çok daha geniş alanlara (birbiri ile bağlantılı şekilde 3-4 km² kadar) yayılmış durumda.

TÜBİTAK Bilim Genç: Araştırmaları nasıl yapıyorsunuz?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Mikrobiyalitlerin tamamen sualtında bulunması, üzerlerinde çalışmayı zorlaştırır. Bundan dolayı mikrobiyalitlerle ilgili çok az araştırma vardır. Ayrıca Van Gölü’nün yüzey rakımı 1650 metre civarındadır ve bu gölde yapılan dalışlar yüksek irtifa dalışı olarak adlandırılır. Yüksek irtifa dalışı, denizlerde yapılan dalışlara göre çok daha risklidir. Mikrobiyalitlerle ilgili yapılacak her türlü çalışmada dalış gerektiği için yüksek irtifa dalışında mutlaka uzman dalgıçlara ihtiyaç var. Mikrobiyalitin tahmini yeri akustik ölçüm cihazları ile tespit edildikten sonra, uzman dalgıçlar dalış yaparak mikrobiyalit kolonisi bulunup bulunmadığını belirler, varsa koloninin genişliği ile yüksekliğini ölçerler.

TÜBİTAK Bilim Genç: Mikrobiyalit alanlarını nasıl belirlediniz?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Mikrobiyalitleri araştırırken biz dört aşamalı bir yol izledik. İlk aşamada mikrobiyalit bulunma olasılığı olan alanlar balıkçılarla yapılan görüşmelerle belirlendi. Van Gölü’nde uzatma ağlarla balıkçılık yapan balıkçıların en çok ağlarının takıldığı ve yırtıldığı alanlar aslında mikrobiyalit bulunma potansiyeli yüksek alanlardır. İkinci aşamada bu potansiyel alanların dip yapısı akustik ölçüm cihazları ile taranarak olası koloni alanları tespit edildi. Üçüncü aşamada ise bu alanlara uzman dalgıçlar keşif dalışı yaparak mikrobiyalit kolonisi bulunup bulunmadığını, varsa koloninin yaklaşık genişliği ve yüksekliğini belirledi. Dördüncü aşamada bu alanlarda yapılacak kapsamlı dalışlarla alanın boyutları, mikrobiyalit kolonisinin yapısı, mikrobiyalitlerin maksimum yüksekliği, su çıkışı bulunan baca sayısı gibi tanımlayıcı veriler elde edilerek harita üzerine işlendi. Bu son aşamada mikrobiyalit kolonileri hem video hem fotoğraflarla kayıt altına alındı.

TÜBİTAK Bilim Genç: Mikrobiyalitlerden su çıkışı ilk kez mi görüntülendi?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Evet, ilk kez görüntülenmiş oldu. Mikrobiyalitlerin oluşumunda kalsiyum bakımından zengin suların göl tabanındaki çatlaklardan dışarıya sızması ilk aşamayı oluşturur. Şimdiye kadar bu su çıkışları kuramsal olarak bilinmesine ve akustik ölçüm cihazları ile çok zor da olsa tespit edilmesine rağmen hiç görüntülenmemişti. Özellikle mikrobiyalitlerin tepe noktalarından su çıkışına ilişkin ne bilimsel ne de görsel bir kayıt vardı. Çünkü araştırmacılar, çatlaklardan sızan suyun zamanla yukarıya çıkarken dağıldığını, bu dağılmaya bağlı olarak mikrobiyalitin dallandığını, tepe noktaya ulaşıncaya kadar da su içinde görülemeyecek kadar zayıfladığını söyler. Oysa yaptığımız çalışmayla boyları 8-12 metre arasında değişen mikrobiyalitlerin tepe noktalarının adeta bir su borusu gibi açıldığını ve bu noktalardan su çıkışı olduğunu belirledik. Bu durumu hem video hem fotoğraflarla kayıt altına aldık.

TÜBİTAK Bilim Genç: Mikrobiyalitler Van Gölü’nde nerelerde bulunuyor?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Van Gölü’nde görülen büyük mikrobiyalitler, kalsiyum bakımından zengin suların çıktığı bölgelerde oluşuyor. Van Gölü’nde şimdiye kadar tespit edilen mikrobiyalit kolonilerinin nerelerde bulunduğunu harita üzerinde görebilirsiniz.

TÜBİTAK Bilim Genç: Mikrobiyalitlerin Van Gölü için önemi nedir?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Van Gölü; oluşumu, eşsiz yapısı, biyolojik çeşitliliği gibi konular bakımından bilim dünyasının ilgisini çeken bir sucul ekosistem. Göl sularının tuzlu ve sodalı olması, Van Gölü sularının kullanımını imkânsız kılıyor, kapalı bir havzada yer alması ise gölün su varlığının tamamen iklime bağlı olarak değişmesine neden oluyor. Bu yüzden Van Gölü, iklim değişimi ile ilgili çalışmalar için bir laboratuvar görevi üstlenebilecek nitelikte bir ekosistem.

TÜBİTAK Bilim Genç: Mikrobiyalitlerle ilgili ileriye yönelik önerileniz nelerdir?

Prof. Dr. Mustafa Sarı: Van Gölü mikrobiyalitleri bilimsel araştırmalara konu olmasının yanı sıra hayli yüksek bir sualtı turizm potansiyeline de sahip. Van Gölü’nün rakımı, sualtı sporu meraklıları açısından yüksek irtifa dalışı grubuna giriyor. Eğer tanıtımını yapabilirsek Van Gölü’nün dev mikrobiyalitleri dünyanın dört bir yanından hem araştırma hem de turizm amacıyla dalış yapan meraklıları Van Gölü’ne çekecektir.

Ancak bu yapılar orijinal, kırılgan ve binlerce yıllık bir geçmişe sahip. Bu yönüyle hem araştırma hem de turizm amacıyla yapılacak dalışlarda çok dikkatli olunması gerekir. Dalışlardan önce Van Gölü’nün tamamı taranarak mikrobiyalitlerin haritası çıkarılmalıdır. Haritası çıkarılan Van Gölü mikrobiyalitlerine yönelik daha detaylı araştırmalar başlatılmalıdır. Belirlenen mikrobiyalit alanları şamandıralarla işaretlenerek gemi trafiği, balıkçılık ve benzeri faaliyetlere kapatılmalıdır. Dalışlar için belli alanlar seçilmeli, seçilen mikrobiyalit alanlarına rehber eşliğinde yapılacak dalışlar nedeniyle mikrobiyalitlerin zarar görmemesi için sualtında önlemler alınmalıdır.

Fotoğraflar: Tahsin Ceylan

İlgili İçerikler

Biyoloji

Bilim Genç Fotoğraflar köşesinde kış ile yaz mevsimi arasındaki geçişin etkilerini gözlediğimiz nisan ayında objektiflerinizi doğada yaşanan değişimlere odaklamanızı istemiştik. Bu süreçte #CanlananTabiat etiketiyle Bilim Genç’te paylaştığınız fotoğraflar değerlendirildi ve ayın en beğenilen fotoğrafları belirlendi.

Biyoloji

Yeni Zelanda’da yüksek volkanik etkinliğe sahip bir bölgedeki bitkiler üzerinde yapılan incelemeler sonucunda aşırı sıcak topraklarda yaşayabilen bitkilere rastlandı. Yeni Zelanda’daki Landcare Research’ten Mark Smale ve ekibi Yeni Zelanda’nın North Adası’ndaki Taupao Volkanik Alanı’nda incelemeler yaptı.

Biyoloji

Bilim Genç Fotoğraflar köşesinde mayıs ayında objektiflerinizi yaşadığınız bölgeye özgü bitki türlerine odaklamanızı istiyoruz. Fotoğraflarınızı Bilim Genç’te paylaşırken açıklama bölümüne #EndemikBitkiler etiketini eklemeyi unutmayın.

Biyoloji

Balinaların ses çıkarabildiği ve birbirleriyle iletişim kurabildiği biliniyor. Ancak bugüne kadar bu canlıların nasıl duyduğu anlaşılamamıştı. Balinaların hem büyüklükleri hem de okyanuslarda yaşamaları bilimsel araştırmaları zorlaştırıyordu.

Biyoloji

Avustralya’nın Sidney şehrindeki Garvan Enstitüsü araştırmacıları ilk defa i-motifi adı verilen farklı bir yapıdaki DNA’nın da insan vücudunda var olduğunu gösterdi. 

Biyoloji

Bir bölgede yaşayan belirli bir canlı türünün sayısını nasıl hesaplayabilirsiniz? “Canlıların tamamını tek tek yakalayıp sayarak” şeklinde bir çözüm aklınıza gelmiş olabilir. Ancak canlıların tamamını yakalamak, özellikle canlı sayısının çok yüksek ve canlıların yaşadığı bölgenin çok geniş olması durumda, mümkün değildir.

Biyoloji

Balinalar suda yaşayan memeli türlerinden biridir. Deniz memelilerinin karada yaşayan memeli türlerinden önemli bir farkı var. Suyun altında çok uzun süre nefeslerini tutabiliyorlar. Örneğin insanlar en fazla birkaç dakika nefeslerini tutabilirken, bazı balina türleri iki saat nefes almadan suyun altında kalabiliyor.

Biyoloji

Bu yıl 49.’su düzenlenen TÜBİTAK Lise Öğrencileri Araştırma Projeleri Yarışması’nın final sergisi 16-18 Nisan tarihleri arasında Antalya Kepez Mimar Sinan Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Biyoloji

Japonya’daki RIKEN Sürdürülebilir Kaynaklar Bilim Merkezi’nde çalışan bir grup araştırmacı bitkilerin su kaybetmesini önleyen bir hormon keşfetti.

Biyoloji

Japon kâğıt katlama sanatı origami ile birbirinden farklı objeler tasarlamak mümkün. Peki aynı el sanatını kâğıt yerine DNA’yı (deoksiribonükleik asit) kullanarak gerçekleştirebilir miyiz?